İRAN’DAKI OLAYLAR
28 Aralık 2025’te İran para birimi Riyal’in döviz karşısındaki yüksek değer kaybı ve ekonomideki kötü gidişe tepki olarak Tahran’da esnafın başlattığı protestolar, kısa sürede ülkenin birçok kentine yayılıp, rejimi tehdit eder boyuta geldi. İran’da süregelen sokak hareketleri, artık yalnızca rejime yönelik protestolar olmaktan çıkarak ülkenin siyasal bütünlüğünü, etnik dengelerini sorgulatan derin bir krize dönüştü. Binlerce can kaybına yol açan kitlesel protestolar, Tahran’ı son 40 yılın en büyük beka kriziyle karşı karşıya bıraktı. İran rejimi, toplumu iflas etmiş bir ekonomiyle yönetmeye çalıştığı için sıkıntıya girdi. Bu defa sadece üniversitelilerin değil, rejimin kalesi sayılan çarşı esnafı ve işçi kesiminin de sisteme itiraz eder hâle gelmesidir.
Trump yönetiminin Venezuela’da işlediği cürüm, İran için bir gelecek projeksiyonu niteliği taşıyor.
ABD’nin narkoterörizm veya protestoculara şiddet gerekçesiyle doğrudan lider kadroları hedef alma doktrini ki -İsrail ile İran arasındaki 12 günlük savaşta üst düzey İranlı en üst askerî liderler ve nükleer bilim insanları öldürüldü- Tahran üzerindeki baskıyı hayati bir noktaya çekiyor. Trump, İran’daki protestolara ilişkin peş peşe yaptığı açıklamalarda, “İranlı vatanseverler, protestoya devam edin. Kurumlarınızı ele geçirin. Katillerin ve istismarcıların isimlerini kaydedin. Bunun bedelini ağır ödeyecekler, yardım yolda” diyerek protestoculara cesaret verdi. Trump’ın “Protestocuları vurursanız biz de sizi vururuz!” çıkışına İran sert tepki göstererek, tehditlere boyun eğmeyeceklerini ve müdahale edilirse ABD üslerini vuracaklarını açıkladılar.
Şimdilik Tahran’ın, dışarıdan vurulmaktan kıl payı kurtulduğunu görüyoruz ama bu tehlike devam ediyor. İran’a müdahale edecek şartların oluşmasını bekliyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra yaptığı “İran’a dış müdahaleye karşıyız!” açıklaması, vurulma riskinin devam ettiğini gösteriyor.
İran’ın 1979 Devrimi’nden bu yana geçen yaklaşık 45 yıllık süreci hem büyük dönüşümlerin hem de derin hayal kırıklıklarının bir arada yaşandığı bir dönemdir. Şahlık rejimini yıkan ve “Ne Batı ne Doğu, sadece İslâm!” sloganıyla yola çıkan bu model, bugün hem sosyolojik hem de politik olarak ciddi bir imtihan vermektedir. İran’ın sahadaki pratiklerinin genellikle Şii kimliği üzerinden şekillenmesi, Sünni tabanda İran’a karşı büyük bir güvensizlik oluşturdu. Sünni nüfus yoğunluklu ülkeler, İran’ın bu stratejisini bir “Şii Hilali” kurma çabası olarak gördüler.
İran’da yolsuzluk, adaletsizlik,kayırmacılık, hesap vermezlik şikâyetleri ayyuka çıkmışken, dört Arap başkentini (Beyrut, Şam, Bağdat, Sana) yönetmeye kalkması halkının öfkesini çekti. Dışarıdaki güç gösterisi, içeride ekonominin can damarlarını kesti. Tahran, son 15 yılda Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’deki vekâlet güçlerine tahmini 30 ila 50 milyar dolar arasında kaynak aktardı. İran halkı sofrasından, tenceresinden alınan milyarlarca doların harcandığı bu “mezhebi derinlik” projesinin çöktüğünü görünce isyan etti. Halk, “Lübnan için değil, İran için canım feda” sloganıyla bu dış maliyeti reddetti.
İran’ın Hizbullah, Husiler ve Haşdi Şabi gibi yapılar üzerinden bölgede büyük bir nüfuz alanı elde etmesi, askerî ve jeopolitik anlamda bir kazanım görülse de mezhepsel kutuplaşmayı derinleştirdi. Tarih, kapasitesinden fazla yayılan imparatorlukların çöküşüyle doludur. İran, kendine bağlı paramiliter güçler eliyle bölgenin en önemli oyun kurucularından birine dönüştü. Ancak bu, İslâm dünyasında büyük bir sevgi veya birlik/ ümmet yaratmak yerine, ciddi bir kutuplaşma ve güvenlik endişesi doğurdu.
İran’da oluşabilecek bir istikrarsızlık, derin bir kırılma yaşayan Ortadoğu’da güç dengelerini doğrudan etkileyecektir. Tahran’ın iç sarsıntı geçirmesi Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki vekil yapıların çözülmesine veya kontrol dışı kalmasına sebep olacak, çatışmaların yayılma riskini artıracaktır. İran, köşeye sıkıştığını hissettiğinde vekâlet savaşçılarını topyekûn bir saldırıya sevk edebilir. Hürmüz Boğazı’nı kapatıp küresel petrol arzını durdurması durumunda enerji güvenliği darbe alır, petrol ve doğalgaz akışındaki belirsizlik küresel fiyat dalgalanmalarını tetikler. Bu durum, Körfez ülkeleri için rakibin zayıflamasından çok bölgesel kaos anlamına gelir. İran’daki ateşin, yalnızca Tahran’ı değil, Ortadoğu’dan Avrupa’ya uzanan geniş bir coğrafyayı etkileyen çok katmanlı bir kriz kaynağı olacağı ve sınırları aşan bir güvensizlik riski getireceği kesin.
MÜTTEFIKLIK VE TÜRKIYE’NIN GÜVENLIK DENKLEMI
Rusya ve Çin’in İran ve Venezuela gibi ülkelere sunduğu stratejik derinlik, aslında göründüğünden çok daha kırılgan ve çıkara dayalıdır. Rusya ve Çin, ABD’nin tek taraflı hegemonyasına karşı İran’ı bir kaldıraç olarak kullanıyor. Çin, İran’ın petrolünü alan ve ekonomisini ayakta tutan yegâne büyük güçtür ama Pekin’in müttefikliği sadece cüzdanıyla sınırlıdır. Çin, İran’ı bir eşit ortak değil, ucuz enerji kaynağı ve Kuşak-Yol projesi üzerinde bir durak görüyor. İran’ın istikrarsızlaşması durumunda yatırımlarını korumak için sessizce geri çekilebilir.
İran’ın merkezi otoritesini yitirmesi, Türkiye için yönetilmesi güç riskler oluşturur. İran’ın parçalanması, Türkiye’yi bir kriz batağına da çekebilir. Trump’ın öngörülemez davranışları ve İsrail’in pervasız saldırıları, İran’ı bir hayat memat noktasına iterse, Türkiye, hâlihazırda barındırdığı sığınmacı yüküne ilaveten, İran üzerinden gelebilecek milyonlarca yeni mülteciyi karşılamak zorunda kalabilir. İran’ın iç sarsıntısı, Türkiye için 560 kilometrelik sınırda silahlı hareketlilik, kaçakçılık ve kontrolsüz alanlar yaratma gibi güvenlik riski oluşması demektir.
Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki terörle mücadelesi, en çok İran destekli Haşdi Şabi milislerinin engeline takılıyordu. İran’ın saf dışı kalması ile oluşacak bir güç boşluğu durumunda, PKK’nın İran kolu olan PJAK’ın Türkiye sınır hattına yakın yerlerde kontrolsüz alanlar kazanmasına, bölgede kantonlar kurmasına yol açabilir. Bu da Türkiye için doğu sınırında yeni bir Kandil oluşması riskini doğurur. Bu durum, Türkiye’nin terörle mücadele hattını Suriye ve Irak’tan sonra İran’ın içlerine kadar genişletmek zorunda kalması demektir.
Türkiye’nin enerji arz güvenliği büyük oranda İran hattına bağlıdır. 10 milyar metreküplük bu arzın durması Türkiye’yi sıkıntıya sokar. Ayrıca İran, Türkiye’nin Orta Asya ve Uzak Doğu’ya açılan kara yolu köprüsüdür. Bu köprünün yıkılması, Türkiye’nin lojistik merkez olma vizyonuna ağır bir darbe indirir. Türkiye, Avrupa-Asya- Ortadoğu üçgeninde tam bir fay hattı üzerinde bir ülkedir. Enerji koridorları, ticaret yolları ve diplomatik arabuluculuk Türkiye’ye küresel satrançta kilit bir rol yüklemektedir. Türkiye ne Batı’nın ne de Çin’in jeopolitik ağında bir geçit veya durak olmamalıdır. Yeniden yapılanan güç sisteminde, her iki gücü de kendi gelecek vizyonuna bağlayan dengeli, bağımsız üçüncü bir eksen inşa etmelidir. Türkiye’nin tarihî misyonu bunu gerektirmektedir.
SONUÇ VE BU GÜNÜN GERÇEĞİ
Dünya düzeni değişiyor. Gerilim çok ileri seviyede ve belirsizlikler giderek artıyor. Hem bölgesel hem küresel düzeyde dünyamıza yeni format atılıyor. Askerî, diplomatik ve jeopolitik göstergeler, dünyanın sistemik bir istikrarsızlık sürecine girdiğine işaret ediyor. ABD, Çin’in küresel yayılımını yavaşlatmak için, ticaret koridorlarını, limanları, enerji hatlarını ve yolları denetim altına alma stratejisine geçti. Artık mücadele malların fiyatı üzerinden değil, malların geçtiği rotalar üzerinden yürütülüyor. Hegemonya ekonomik araçlarla değil, jeopolitik geçitlerle kuruluyor. Altyapı savaşları, fiber hatlar, bulut ağları ve yapay zekâ üzerinden yürütülüyor.
Küresel belirsizlikler sürdükçe değerli metaller piyasada daha belirleyici oluyor. Altın ve gümüş fiyatlarının tavan yapması, nadir toprak elementlerinin jeostratejik bir meta hâline gelmesi bunun işaretleridir. Dünya artık diplomasiden ziyade, alan kapma ve hasmı doğrudan tasfiye etme dönemi yaşıyor. Küresel yönetim mekanizmaları işlemediğinden, devletler güvenliklerini sağlamak için yalnızca kendilerine güvenmek zorundadırlar.
Arap Baharı birçok ülkede özgürlük değil, istikrarsızlık getirdi. Yakıp yıktılar ama yerine konacak sağlam bir sistem teklifleri olmadı. Devlet kurumları çöktü, ülkeler bölündü, oluşan boşluğu silahlı gruplar ve mezhep çatışmaları doldurdu. Türkiye de bu sürecin dışında kalamadı, milyonlarca mülteci, güvenlik sorunları ve ağır ekonomik bedel ile karşı karşıya kaldı.
Netice itibarıyla çıkarılacak ders şudur: Toplumların ve yaşanan krizlerin baskısı güçlülerin çıkarlarını zorlayan yeni bir satranç tahtası kurar, yeni kurallar üretir. Eğer bir ülkede ekonomi, adalet ve umut çökerse o ülke güvende değildir. Adaletsiz düzenler uzun süre sürdürülemez. Devletleri yıkan sadece dış güçler değil, içeride biriken adaletsizliktir. Her olumsuzluğa dış güçlerin oyunu demek kolaycılıktır. Senin her şeyin iyiyse, doğruysa dışarısı sana o kadar zarar veremez.
Kocatepe’den Selamlar
İbrahim AYAN