LOZAN’A FARKLI BİR AÇIDAN BAKALIM
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kuruluş Belgesi olan Lozan Barış Antlaşması’ nın imzalanıp yürürlüğe girmesinin 91’ıncı yılını geride bıraktık. Bu güne kadar Lozan hakkında yazılmayan kalmadı desek yanılmış olmayız. Herkesim kendince Lozan hakkında fikirler öne sürdü. Öyle ki satıldığımızdan başlayıp Batılılara değişik ödünler bile verildiğini yazdılar, bizlerde okuduk.
Biz bu yazımızda öncelikle denizlerle ilgili kısmını irdelemeden önce birkaç tespit yapmak istiyoruz. Hemen belirtelim ki Sevr Antlaşması’nın 231’den 268 ‘e kadar olan maddeleri göz önüne alındığında Lozan’ın ne kadar büyük zafer olduğu ve dönemin süper güçlerine karşı nasıl mücadele verildiği ortaya çıkar. Yine belirtmekte fayda var Lozan Batılı emperyalistlerin 300 yıllık hesaplarını bozdu. Lozan ile dünyadaki ezilen milletler ayağa kalktı.
Küresel güçler,4 Haziran2003’de TBMM’de kabul edilen ikiz Yasalar’ rağmen Türkiye’nin bölünme ve parçalanmanın önündeki en büyük engelin Lozan Antlaşması olduğunu bunu geçersiz kılmak için var güçleri ile saldırmaktadırlar. ABD ve ortakları BOP çerçevesindeki hâkimiyet kurabilmeleri için Türkiye’nin bölünmesi gerekmektedir. BDP vekillerinin İkinci bir Lozan gerekli sözleri bu manada değerlendirilmelidir.
Binlerce yıllık medeniyetleri varisi olduğumuz Anadolu topraklarının tarihi denizle iç içedir. Yarımada coğrafyası ile bir deniz devleti olan Türkiye Cumhuriyeti kara ülkesinin yanında deniz ülkesine, yani kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge özelliğine de sahiptir. Ne yazık ki bir deniz ülkesi olan Türkiye Cumhuriyeti “Mavi Vatan” denilen olguyu kabullenmemiştir. Bundan dolayı da Ege ve Doğu Akdeniz’de “ Mavi Vatan” sınırlarını tespit edememiştir. Mavi Vatan kavramını algılayamamış ve Ege’yi bu kavramın içinde resmedemeyen Türk yöneticiler bedelini milletimize ödetmişlerdir. Bunda da İstiklal Savaşı’nı kazanan komutanları karacı olmasının ilgisi var mı bilinmez.
Osmanlı döneminde Akdeniz Türk gölü iken bir zaman sonra başkalarını hâkimiyetine geçmiştir. Osmanlı donanmasının 1770 yılında yaşadığı Çeşme Baskını sonrası Kırım ve Boğazları tam kontrolu¸1853 yılındaki Sinop Baskını sonrası Batılı devletlerin sömürgesine dönüşüyordu. 2. Abdülhamit’in donanmayı Haliç’te çürümeye terk etmesi yüzünden Büyük ekonomik ekonomik çıkarlarımız Kıbrıs, Ege adaları, Girit ve Libya kaybedilmiştir. Bütün bunlara ilaveten donanmasızlık nedeniyle Haçlı donanmasının Çanakkale önlerinde yaptığını hiçbir zaman unutmamak gerekir.
Lozan ile Anadolu’nun bağrına girmiş Midilli, Limni, Sakız, Sisam gibi boğaz önü ve Doğu Ege adaları, coğrafyanın doğal dengesi dışında ana kıtasına yüzlerce mil uzaktaki Yunanistan’a bırakılıyordu. Anadolu’nun sadece 3 mil içindeki ada/ adacıkların ismi sayılarak yeni cumhuriyete bırakılması, aslında Batılı devletlerin gelecekte güçlü bir deniz gücünün Türkler tarafından tesis edilemeyeceği görüşüne sahip olduklarını ve Lozan görüşmelerine katılan Türk heyetinin dahi bu konuda pek iyimser olmadığının bir göstergesidir.(1)
ABD ve onun ortakları tarafından Lozan Antlaşması’yla Türk limanları arasında yük ve yolcu taşımacılığı hakkını yalnız Türk gemilerine tanıyan Kabotaj hakkı elde etmesine rağmen güçlü bir deniz gücüne sahip olmamasının yansımasını Boğazlar bölgesinde ağır bir şekilde hissedilmiştir. Donanması olmayan bir ülkenin Boğazlar gibi bir stratejik bir bölgeyi koruyamayacağı düşüncesiyle, Boğazlar bölgesi askersizleştirilip kontrolu uluslar arası bir komisyona verilmişti. 470 yıldır Türklerin kayıtsız şartsız egemenliğinde olan bu kritik coğrafya Kurtuluş Savaşı zaferine rağmen Türklerin egemenliği dışında tutuluyordu.(2)
Montreux Boğazlar Sözleşmesi sadece Lozan’ın eksik kalan deniz parçasını kısman tamamlamakla kalmamış, aynı zamanda bölgesel ve küresel deniz siyaseti açılarından çok yönlü kazanımları beraberinde getirmiştir. Boğazların geri alınması ve gelişen İtalyan tehdidinin gölgesi altında Ege’deki açık deniz alanlarının Türkiye aleyhine küçülmesi doğal olarak o dönem yöneticilerinde fazlaca bir endişe yaratmamıştır. Çünkü o dönemde denizlerin ve diplerinin ekonomik potansiyelinin farkındalığı pek gelişmemişti. ABD bile henüz denizden petrol çıkarmıyordu.
Türk anakarasının doğal uzantısı üzerinde bulunan Yunan adalarını(!) kıta ülkesi gibi değerlendirmek ve bir başka ülkenin doğal uzantısı üzerinde bulunan adaların kıta sahanlığının olduğunu coğrafi açıdan kabul etmek mümkün değildir. Çünkü uluslar arası hukuka göre bir anakaranın önündeki sahanlık üzerinde yer alan ve şelf tabakasının sular üzerinde yükselmiş bariz kısımları olan adalar ve adacıklar şelfin malıdır; şelfin sahibi değildir.(3)
Her sahada olduğu gibi Türkiye’de entelektüel olduğunu iddia eden kişilerin büyük çoğunluğu karasuları ve kıta sahanlığı gibi hayati çıkarlarımızın olduğu kavramlara yabancıdırlar. Yunanistan kamuoyu ise münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı arasındaki farkı bile gündeme getirecek kadar bilgilidir. Öyle ki 500 yıldır İstanbul ve Çanakkale boğazlarımızın NATO yazışmalarında “Boshorus” ve “Dardanelles” diye geçmesi için akla gelmeyecek her yöntemi kullanır, yazışmalar bu şekilde olmadığı zaman söz konusu evrak ya da belgeyi veto ederek yayımlatmıyor. NATO, Yunanistan’ın bu tavrına sessiz kalıyor. Yani dolaylı destek veriyor.(4)
Ülkemizin yetiştirdiği deniz hukukçusu Ali Kuru Mahmut “ Ege’de Temel Sorun, Egemenliği Tartışmalı Adalar” eserinde Antlaşmalarla devredilmeyen adalar üzerinde Yunanistan’a egemenlik hakkı verecek bir deniz sınırı yoktur. Yunanistan tarafından bu amaçla ileri sürülen 28 Aralık 1932 tarihli metin bir uluslar arası antlaşma değildir. Bu metnin uluslar arası antlaşma olması için imza, onay ve tescil işlemleri yapılamamıştır. Bu antlaşma 4 Ocak 1932 Antlaşması’nın eki de değildir. Yunanistan ve üçüncü ülkeler antlaşma olmadığını kabul etmişlerdir. 150 kadar ada ve adacıkta Yunanistan’a devredilmiş bir egemenliği belirleyen bir antlaşma yoktur.( Ne yazı ki AKP iktidarı zamanında birçok adayı Yunanistan’ın sahiplendiğini, basına yansıdığına göre de AKP hükümetlerinin hiçbir tepki vermediği görüşleri yer almaktadır. Adaların hava alanları ve füze sistemleri donatılması da başka bir sorundur.)
Bu arada birkaç tespit yapalım. İspanya’nın Seville Üniversitesi tarafından yayınlanan bir haritada deniz yetki alanlarının beşte birine tekabül eden, Antalya körfezi açıklarında dar bir deniz alanına mahkum edilmek istenen Türkiye’miz için son derece tehlikeli bir durum gelişmektedir. Özellikle Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerden dolayı 2009 AB ilerleme raporunda Deniz Kuvvetlerimizin ismi zikredilerek şikâyet edilmektedir.( Acaba son dönemde Deniz Kuvvetlerimizde yaşanan olaylarla ilgisi var mı yok mu ayrı bir inceleme konusudur. AB şikâyet ediyorsa bizce vardır diye düşünüyorum.)
İkinci Dünya Savaşı’nın iki mağlup ülkesi Almanya ve Japonya, aynı zamanda ileri teknoloji ve sanayi sahibi ülkelerdir. Her iki ülkede 40’ın üstünde nükleer reaktör de mevcuttur. Her iki ülkenin denizcilik gücü alt yapısı olağanüstü gelişmiştir. Demek ki her iki ülke ulusal çıkarları gerekli gördüğü durumda denizcilik gücünü büyük deniz enerjisine çevirebiliyor. Amerikalı stratejist George Friedman “ bir donanma gücünü oluşturmak, gerekli teknolojiyi üretmek için değil; ama iyi amiraller ortaya çıkaran birikmiş bir tecrübenin devredilmesi için nesiller alır” diye değerlendiriyor. Yine aynı stratejist ABD’nın gücünün temelinde Okyanuslara egemen olması diğer devletlerin ABD’ye saldırmasını önlüyor. ABD bu yolla uluslar arası ticareti kontrol ediyor.
Lozan ile kazanılan ve Montreux ile elde edilen haklar ışığında Türk deniz gücünün neler yaptığı ve yapabileceği yakın tarihimizde bellidir. 1974 yılındaki Rum müdahalesinden sonra, 50 yıldır hiç savaşmamış olduğu halde Girne açıklarına amfibi harekatı yapmış ve kıyı başını tutabilmiştir. Bu göstermiştir ki Cumhuriyet donanması Karadeniz, Ege ve Akdeniz’in doğusunda küresel kurgulanmasına izin vermeyeceği açıktır.
Doğu Akdeniz’de zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarının varlığının ortaya çıkmasıyla 2003’te Kıbrıslı Rumlar (GKRY) tarafından Türkiye ve KKTC’nin çıkarları olan deniz sahalarında tek taraflı ve hukuksuzca ilan edilen münhası r ekonomik bölge içindeki fiili petrol ve doğal gaz aramaları engellenmiş ve bu faaliyetler AB ilerleme raporlarına bile yansımıştır. Başta Karadeniz olmak üzere çevre denizlerimizde çıkarları etkilenen ABD ile Doğu Akdeniz’de enerji girişimleri engellenen AB Türk deniz gücünden memnun değildirler. (Deniz Kuvvetlerindeki davalara sevindikleri kesindir.)
Sonuç olarak diyebiliriz ki Lozan dünyanın sorunlu bölgesinde bulunan ülkemizin temel taşı olgusu olduğunu, Ortadoğu’da barışı sağlayarak kazanımlarının temelinde dökülen kanların ve emsalsiz bir azim ve mücadelenin bulunduğu asla unutulmamalıdır. Lozan’dan vereceğimiz küçük bir taviz bile ülkemizin karanlık günlere yol almasının bir başlangıcı olacaktır. Ülkemizi yönetenlerin olduğu kadar aydınlarında bu antlaşmaya yukarıda açıkladığımız belgeler ışığında sımsıkı sarılmalı, kazanımlarımızdan bir çakıl taşı bile verilmemelidir. Saygılarımla
Kaynaklar:
1-Cem Gürdeniz Hedefteki Donanma Kırmızı Kedi Yayınları İbrahim AYAN
2- “ “ “ “ “
3- Necdet Kumbasar Lozan’a Sahip Çıkmalıyız Buyrukeli.Com
4-Cem Gürdeniz Hedefteki Donanma Kırmızı Kedi Yayınları