ORTADOĞU’DA SON DURUM

ABD’nin İran’a saldırısı büyük ölçüde İsrail’in stratejik önceliklerini

ORTADOĞU’DA SON DURUM

ABD’nin İran’a saldırısı büyük ölçüde İsrail’in stratejik önceliklerini ve güvenlik çıkarlarını korumak, İsrail hegemonyasında yeni bir Orta­doğu düzeni kurmak içindir. Semalarını yaban­cı güçlerin kontrol ettiği bir güvenlik kuşağına teslim olan Ortadoğu, balistik füzelerin, kırılgan ittifakların ve hızla değişen güç dengelerinin damgasını vurduğu bir dönemden geçmektedir.

Ortadoğu’da durum iki eksen etrafında şekille­niyor. Birincisi başını İran’ın çektiği ve kendisini Siyonist İsrail ve Batı hegemonyasına karşı "Direniş Cephesi” şeklinde tamamlayan eksendir. İkinci eksen ise “Statüko Ekseni”dir. Burada Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Ürdün bulunmaktadır. Bu ilkeler daha çok devlet güvenliği ve mevcut düzenin korunması­na odaklanır. Seçimlerin doğru dürüst yapılma­dığı, muhalefetin ezildiği, diktatörlük, krallık ve emirlikler Batı hegemonyasına uyum sağladık­ları ölçüde ayakta durabiliyorlar.

Şu an için en büyük kaybeden konumuna yerleşen Körfez ülkelerinde zenginliğin getirdi­ği huzur ve konfor bitti. ABD-İsrail karşısında yıkılmadığını göstermiş bir İran bölge ülkele­riyle baş başa kalacak. Her şeyini ABD’ye teslim etmiş olan bölge ülkeleri kendilerini, yaralan­mış ve hınçlanmış bir İran’ın baskısı altında bulabilirler. Hürmüz Boğazı kalıcı bir soruna dönüşüp onların kâbusu olabilir. Körfez dev­letlerinde ABD ile ittifakın maliyetlerine dair yeni tartışmalar başlamıştır. ABD’nin bölgesel istikrarsızlığı yönetmedeki yetersizliği ve onları yeterince savunamaması Çin ve Rusya gibi ra­kip güçlerin bölgede nüfuzlarını artırmalarına zemin hazırlayabilir.

Ortadoğu’da yeni bir kırılma kaçınılmaz görü­nüyor. Savaşın etkisi yalnızca çatışma alanıyla sınırlı kalmayacak, önümüzdeki yıllarda bölge­sel jeopolitiği derinden dönüştürecektir. Bölge­de siyasi düzenler, güç dengeleri, fiili kontrol ve nüfuz alanları değişip dönüşmeye gebedir. Bu çatışma sonrası İran, güvenlik elitlerinin hâkim olduğu daha milliyetçi ve askerileşmiş bir devlete eğrilebilir. ABD’nin kara harekâtı için bölgeye asker sevk ettiği söyleniyor. Suriye’den İran’a sevk edilen PKK unsurlarıyla İran içinde hazırlanan PJAK ve diğer muhalif gruplar İran’ın başım ağrıtabilir. Bölgede birçok ülkeyi dolaylı veya doğrudan etkileyen niteliğiyle Orta­doğu çok cepheli bir savaş alanına dönüşebilir, Lübnan, Irak, Suriye gibi kırılgan devletleri sarsabilir. Bu durum Ortadoğu’da uzun süreli istikrarsızlık yaratabilir.

Haçlı-Siyonist ittifakı yıllardır Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmektedir. İran’da, Irak’ta, Suriye’de,' FiIistin’de ve Yemen’de yaşanan trajediler bunun en açı örnekleridir. 1979’daki İran devriminden sonra Irak, İran’a saldırtılıp birbirine kırdırılarak ikisi de zayıflatıldı. Önce güçten; düşürülen Irak, “işgal, gasp ve katledildi. Şimdi de onun devamı olarak İran için benzer senaryo uygulanmaktadır. Malum İran'la başlayan çatışma, Körfez ülkeleri ve bölgedeki diğer yerlere yayıldı. Bir tezgâh da Türkiye’ye kuruldu. Bu saldırılardan Türkiye de nasibini aldı, şu ana; kadar dört füze düşlü. Türkiye’ye fırlatılan füzeler ülkeyi savaşa çekme gayretleriydi. Ne var ki devlet aklı tuzağa gelmedi. Böyle bir oyuna karşı dikkatli, vakur ve kararlı çıkışlar yaparak hainlerin heveslerini kursağında bıraktı. İran, füzeleri kendisinin atmadığını beyan ediyor. O zaman, yapacağı iş soruşturma açmak, bizi kışkırtıp savaşa sokmak için tuzak kuran failleri yakalamak ve İsrail ile İran paralel yapısını ortaya çıkarmaktır.

Bölgesel tartışmalarda ortaya çıkan bir diğer unsur Türkiye’yle ilgilidir. İsrail’de bazı gü­venlik çevreleri giderek daha fazla Türkiye’yi gelecekteki stratejik rakip olarak görmeye başlamışlardır. İran meselesi bertaraf edildik­ten sonra Ankara’yı “bir sonraki İran” şeklinde nitelendirmektedir.

ABD-İsrail İkilisinin başlattığı bu savaş, İslâm dünyası için modern tarihin en büyük imtihanlarından birine dönüşmüş vaziyettedir. Bu sa­vaş, Müslüman coğrafyasını sadece askerî değil» zihinsel, kurumsal ve sosyolojik açıdan derîn bir dönüşüme zorluyor. Küresel güçlerin ve onların yerli iş birlikçilerinin Müslüman belde­lerinde gerçekleştirdiği müdahaleler, işgaller ve katliamlar büyük yaralar açmıştır. Filistin’den Gazze’ye, Kudüs’ten Lübnan’a, İran’dan Yemen’e, Pakistan’dan, oradan Sudan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada kadın, çocuk, sivil ayırt etmeden Müslümanların kanı akmakta şehirleri harabeye dönmekte, toprakları işgal edilmekte, mallan talan edilmekte, haysiyeti ile oynanmaktadır. İslâm beldeleri Siyonizm ve emperyalizmin ayakları altında inim inim inle­mekte, milyonlarca insan acı ve gözyaşı içinde hayata tutunmaya çalışmaktadır.

İslâm ülkeleri yönetimleri ABD ve İsrail’in İran’a haksız, hukuksuz ve gerekçesiz saldırısına destek verdiler. Hatta bazı ülkelerin, NATO’nun bile isteksiz davrandığı şeyi yaparak İran’a karşı koalisyona katılmayı planladığı ha­berleri dolaşıyor. Ya da İran’a daha sert ve yoğun şekilde vurması için Trump’ı teşvik ediyorlar. İslâm İş Birliği Teşkilatı gibi kurumların hiçbir işe yaramadığı anlaşılmıştır. Dahası, geçen ay içinde Türkiye’nin de bulunduğu 12 İslâm ülke­si saldırganları görmezden gelip İran’ı kınayan bildiri dahi yayımladı. Buna karşılık, ne Gazze katliamı boyunca ne de İran saldırısı süresince tekbir lider Trump’a gerçek anlamda baskı kurmaya cesaret edemedi. Kimse onu karşısı­na alamadı, canını sıkacak bir şey diyemedi. Tekbir İslâm ülkesi ve lideri İran için Trump’ı suçlamadı, suç ortaklığını dile getiremedi. ABD üzerindeki siyasi veya ekonomik nüfuzlarını kullansalar pekâlâ önleyebilecekleri bir insanlık dramına kayıtsız kalıyorlar. Hiç olmazsa en az İspanya Başbakanı Sanchez kadar cesaretli olsalardı.

Artık uluslararası düzen diye bir şey kalmadı. Orman kanunu hâkim. Dünyadaki güç dengeleri değişmedikçe uluslararası hukuk bugün yaşanan adaletsiz uygulamaları çözemez. Asıl
mesele şudur: Iran savaşı Ortadoğu’da bir yıkım dönemi mi başlatacak yoksa yeni bir İslâmî
uyanışa mı vesile olacak? Günümüzde İslam dünyasında büyük bir boşluk var. Ne hazindir ki
güçlü bir medeniyet fikri, güven veren bir siyasi model ve birleştirici bir ümmet vizyonu henüz
yoktur. Farklı aktörler bu boşluğu doldurmaya çalışıyor ama Türkiye dâhil henüz hiçbiri ikna
edici bir merkez hâline gelemedi. Temennimiz, İslam dünyasının bu krizi fırsata çevirmesidir.
Tarih bize göstermiştir ki büyük krizler bazen çöküş değil uyanış doğurur. Moğol istilası sonrası İslâm dünyasında yeni ilim merkezleri doğdu. Haçlı Seferleri sonrasında Müslüman dünyada siyasi birlik güçlendi. Ama bunun gerçekleşmesi için gerekli olan şartlar; ahlaki yenilenme, eğitim reformu, adalet merkezli yönetim ve adalet üreten, ilim üreten, ekonomik refah üreten, ahlaki örneklik üreten bir medeniyet tasavvurudur. Bu açıdan bakıldığında henüz böyle bir model oluşturamayan İslâm dünyasının katetmesi gereken yolun uzun olduğunu söyleyebiliriz.

Kocatepe’den Selamlar İbrahim AYAN