Yeni Haçlı Savaşı ile Karşı Karşıyayız
Göğsüne Kudüs haçı dövmesi yaptıran, vücuduna “Tanrı böyle istedi!” ve “kâfir” ifadeleri kazıyan ABD Savaş Bakanı Hegsethln yönelimleri basit bir heves olarak kodlanıp geçiştirilemez. Bu düşünceyi benimseyenlerin ABD siyasetindeki belirleyici konumu açıktır. Müslümanları “kâfir” sayıp onların tümünü tamamen yok edilmesi gereken bireyler gören benzeri oluşumların tarihte gerçekleştirdikleri katliamlarla ilgili yüzlerce örnek bulunmaktadır.
Doğrusu Batı, İslâm’ı daima bir “öteki” olarak kodlayagelmiştir. Elbette ki Batı yekpare değildir. ABD ile Avrupa arasında nüans farklılıkları da bulunmaktadır. Ancak rekabet söz konusu olduğunda Batı kaynaklı oluşumlar şu ya da bu şekilde İslâm toplumu ile ilgili aksiyonlar almıştır. Tarihteki Haçlı Seferleri bunun bir örneğidir. Bugün başka bir boyutuyla Avrupa merkezli olmasa da tarihsel bakımdan aralarında rekabet bulunan hatta birbirinden hazzetmeyen Siyonist Yahudilerle onların ortakları Siyonist Hıristiyanlar müştereklik sağlamış bulunmaktadır. Elbette hedefte İslam vardır. Nitekim savaşın Beyaz Saray’daki köktenci Siyonist Hıristiyanlar tarafından yönetilmesinden gayet memnun olduğunu söylemekte zorlanmayacağımız Netanyahu Şiilikten sonra sıranın Sünnilere geleceğini vurgulamaktadır.
Ne var ki bu gerçeklik karşısında Müslümanların durumu ise içler acısı bir vaziyettedir! İsrail ve ABD ile tek başına mücadele eden İran, bu içler acısı durumun oluşmasında önemli bir aktördür. Çünkü İran, ‘yumuşak güç' adı altında Ortadoğu'daki pek çok ülkeye güçle perçinlediği mezhepçi eğilimi kendi hegemonyasını tahkim etmek için taşımıştır. Suriye olaylarındaki gibi kendi çıkarları için acımasız yöntemlere başvurmaktan çekinmemiştir. Hâlihazırda Körfez ülkelerinin İsrail'den ziyade İran'ı bir "tehdit” unsuru gördüğünü söylemek mümkündür. Nitekim bu ülkelerin etkin olduğu İslâm İş Birliği Teşkilatı'nın İran'ı kınaması ancak İsrail ve ABD'ye karşı tavır almaması bu durumun bir yansıması şeklinde okunabilir.(1) Bunun ana sebebi, kendisini her anlamda güçlü hisseden ve buna yönelik enstrümanlara sahip bir İran'ın üreteceği etkinin boyutlarının kestirilememesidir.
İran'daki inanç doktrini de kaybolan mehdinin bir gün geleceğini vazeder. Bu tutum Hıristiyan merkezli mesihçi yaklaşımların Ortadoğulu versiyonu gibidir. Burada önemli olan, İran'ın da siyasi enstrümanlarını buna göre tasarlamasıdır. Onun bu duruşu parçalayıcı olmanın ötesinde bu devleti potansiyel bir tehlike hâline de getirmektedir. Ancak İran'a yönelik emperyalist müdahale karşısında Ortadoğu'da müşterek bir tepkinin ortaya çıkmamasında İran'ın birtakım politikalarının tesirli olduğunun altı çizilmelidir. İran, savaşı Körfez ülkelerine yayarak bir çeşit "korku” kültürüyle onlar. ABD’den uzaklaştırma çalışmaktadır. Oysa bu korku tersi bir durumda ortaya çıkarmaktadır, özellikle Katar, Suudi Arabistan gibi ülkelerin ABD ile milyarlarca dolarlık savunma antlaşmaları imzalamaları onların büsbütün Amerikan etkisindeki devletler değil, daha ziyade gelecek tehditler karşısında kendilerini güvence altına almak istemeleri iIe ilgilidir. Ne yazık ki İran hem geçmişteki mezhep politikaları hem de şimdiki saldın stratejisiyle bu korkuyu ve güvensizliği derinleştirmiş bulunmaktadır. Savaş bitse bile Körfez ülkelerinin İran ile tekrar güven tazelemeleri on yıllar alacaktır. Ne hazindir ki bu gerçekle Batı tarafından teolojik bir tehdit konumuna yerleştirilen İslâm coğrafyasının yakın zamanda iki yakasının bir araya gelmeyeceğinin somut göstergesidir.
Günün sonunda din hâlen siyasi parametreleri etkileme potansiyeli taşımaktadır. Buradaki kritik nokta, dinin püriten yorumlarının gelişkin şiddet araçlarım elinde bulundurması ve bunları nasıl kullanacağına karar verebilmesidir. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın savaşın önemli aktörlerinden birinin, görevdeki bakanının vücuduna kâfir dövmesi yaptırması vahimdir. Her savaşın kendine göre bir rasyonalitesi vardır. Bu rasyonalite bir çeşit fren görevi de görmektedir.
Reel-politik açıdan savaş, birtakım hedeflerin siyasi yolların yetersiz kalması durumunda başvurulan bir araçtır. Diğer bir ifadeyle siyasetin yeni araçlarla sürdürülmesidir. Burada ötekini ortadan kaldırma hedefi değil, onu istenilen yere getirme durumu belirleyicidir. Oysa püriten motivasyon, ötekini ontolojik yönüyle ortadan kaldırmayla ilgilidir. Bu yüzden böylesi bir mantıkla yapılanan bir organizasyonun savaş araçlarına sahip olması neresinden bakarsanız bakın tehlikeli bir durumdur. Açıkça söylemek gerekirse ABD/İsrail ve İran savaşı reel politik boyutlarının yanı sıra bu tarz bir nitelik de taşımaktadır. ABD ve İsrail’de İran’ın “kâfir” bir yapı olarak ortadan kaldırılmasını isteyenler bulunmaktadır. Çıkarları için savaşan insanları bir araya getirmek mümkündür, oysa Tanrı için savaşanları durdurmanın yolu yoktur!
Kaynaklar: İbrahim AYAN
1- Htt://www.aa.comtr/tr/dünya/İslam-isbirliği-teşkilatında
-irana-kınama/508584