Terörsüz Türkiye süreci de tam olarak nasıl okunmalı.
TERÖRSÜZ TÜRKİYE
Terörsüz Türkiye süreci de tam olarak nasıl okunmalı. Bizce stratejist Erol Mütercimlerin deyimi ile yazının arka planına iyi bakarak okumalı. Yayınlanan metinde "silah bırakma" yazıyor; küçük puntoda ise anayasadan yerel yönetime, ders kitabından nüfus kaydına uzanan, hiçbiri tek başına halkoyuna sunulmamış bir dizi madde var. Sürecin savunucuları başlığı okuyor.
Yazılanlara ve söylenilenlere bakınca binlerce dava ve infaz askıya alınırken devlet ısrarla "af çıkarmadık" diyor, siyasi maliyeti üstlenmeden aynı sonucu almanın hukuki kamuflajı bu. Devlet aklı diye proje savunuluyor.
Terör örgütü elebaşı ve diğer yöneticileri tanımı bilerek muğlak bırakılmış durumda; kapsam, ihtiyaca göre esneyebilsin diye. Ve "örgüt gerçekten bitti mi" sorusuna karar veren makam yargı değil, Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığındaki idari bir kurul. Hâkim değil, doğrudan siyaset karar veriyor.
Süreç yasası 400 üzerinde vekil imzasıyla çıktı ama Yirmi değişik aktörün ortak imzaladığı bir süreçte, işler ters giderse kimin siyasi sorumluluk taşıyacağı da hiç netleşmiş değil. İşin garip bir tarafı da var. Toplumsal güven ise kurumlara değil, tek bir kişinin —villa yapılan Öcalan’ın— tutumuna bağlanmış durumda; o kişi ya da tutumu değişirse, süreç de aynı anda çöker.
Şubat'taki komisyon raporuna yakın hukukçu ve sivil toplum çevreleri, yerel yönetimlerde anadil ve kültürel kimliğin anayasal güvenceye kavuşturulmasını şimdiden yazılı talep haline getirdi — resmi ağızdan değil, ama tam da resmi ağzın henüz söyleyemediğini söyleyen bir "yakın çevre"den. "Demokratik ulus" kavramı doğrudan İmralı'nın kendi ideolojik literatüründen ödünç alınmış. Anadilde eğitim tek başına, yerel yönetim yetkisi tek başına — ikisi de ayrı ayrı savunulabilir, hatta masum görünür. Ama dil, toprak ve yönetim üçlüsü bir araya geldiğinde, hiçbir resmi belgede adı geçmeyen bir bölgesel çekirdeğe yaklaşır. Soru artık "olur mu" değil, "ne zaman, kim tarafından fark edilir" sorusudur.
Bu kuşkuyu büyüten, sızan İmralı tutanakları oldu. Sosyal medyada dolaşan bu tutanaklara DEM tarafından ekleme çıkarma yapıldığı iddia ediliyor ve tutanaklar güvenlik kaynaklarınca "düzmece" ilan ediliyor. İşin tuhaf yanı sahte bir belgenin bu kadar rahat, bu kadar inandırıcı dolaşabilmesi, zaten zeminin buna müsait olduğunun dolaylı kanıtı.
Türk hukukunda hiçbir karşılığı olmayan icat bir kategori duruyor: "siyasi misafir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadından ithal edilen "umut hakkı," İmralı'yı düzenli heyet kabul eden fiili bir gölge otoriteye dönüştürdü — hiçbir resmi yetkisi olmayan bir isim, sürecin tam kalbinde oturuyor. Gelecekte fiziksel olarak serbest kalma ihtimaline dair hiçbir resmi ağız şimdiye kadar net bir "hayır" demedi.
Tarihte 1920 Sevr Antlaşması, bölgesel özerklik ve azınlık hakları paketiyle başlayıp parçalanmayla bitmişti. Yugoslavya'nın 1974 anayasasındaki "özerk bölge" maddesi on beş yıl içinde tam bağımsızlığa evrildi. Irak’ta Kürt federe bölgesi, yirmi yıl sonra kendi ordusu ve dış temsilciliği olan kalıcı bir yapıya dönüştü. Bask'ta ETA silah bıraktı ama ayrılıkçı siyasi talep hiç küçülmedi; Kuzey İrlanda'da otuz yıl sonra silahlar sustu ama toplumsal bölünme hiç kapanmadı.
Terörsüz Türkiye her eleştiri, tartışılmadan önce "provokasyon" diye damgalanıyor. MİT ve Jandarma istihbaratı, süreci "provoke etmeme" kaygısıyla tam da izlemenin en kritik olduğu dönemde gevşemiş görünüyor. Silah bırakma bağımsız bir denetimden değil, örgütün kendi beyanından ibaret; yaşlı ve etkisiz kadrolar teslim olurken aktif genç savaşçıların büyük kısmı kapsam dışında kalıyor. Narko-terör ve haraç altyapısının, siyasi kanat feshedilince kendiliğinden dağılacağı varsayımı ise iyi niyetten başka hiçbir şeye dayanmıyor.
Sınır illerindeki demografik değişim, "Türkiyelilik" kavramının "Türklük"ün anayasal yerini fark ettirmeden alması ihtimali, vatandaşlığı düzenleyen 66. maddenin etnik-kültürel unsur içerecek şekilde genişleme riski, nüfus kaydında el altından açılan etnik veri tartışması — bunların her biri, tek başına ele alındığında savunulabilir.
Özerklik ile demografik değişim birleştiğinde, hiçbir belgede o kelime geçmeden fiilen bir yumuşak bölünmeye varılabilir. Hepsi on beş, yirmi yıllık bir ufukta ilerliyor. Asıl tuzak da tam burada saklı: toplam etki, ancak yıllar sonra, geri dönüş çoktan imkânsızlaştığında fark ediliyor. Onun için yazının arka planını iyi okumalı ve tedbirleri ona göre almalıyız. Gelecek yazımızda Terörsüz Türkiye’nin ABD için önemi üzerinde duracağız.
Kocatepe’den selamlar
İbrahim AYAN