Meclis’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonuna siyasi partiler

Meclisteki Parti Raporları Ve Ortaya Çıkan Gerçekler

Meclis’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonuna siyasi partiler raporlarını verdiler. Raporlar birbirleriyle çelişkili görüşler içeriyor. DEM Parti’nin raporu adeta tarihi altüst edercesine yazılmış. DEM sözcüleri, 1921 Anayasası’nda özerklik olduğunu her fırsatta ileri sürüyorlar. Bizde Dem raporundan hareketle Atatürk gerçekten Kürtlere özerklikten söz etmiş mi bu araştırdık. Bunun için TBMM açılış yıllarındaki konuşmaları ve dönemin anayasasını ve konuşmaları gözden geçirdik.

TBMM’nin açılışından 9 ay sonra, 20 Ocak 1921’de Teşkilatı Esasiye Kanunu adını taşıyan bir anayasa kabul edildi. Osmanlı Devleti’nin 1876 yılında, Kanuni Esasi adını taşıyan anayasası yürürlükteydi ve 1924 yılına kadar yürürlüğü sürdü.

23 Nisan 1920’de toplanan Meclis, olağanüstü yetkilere sahip bir Meclis’ti. 1921 Anayasası ise bir anayasadan ziyade olağanüstü gelişmelerin yaşandığı bir dönemin gereksinimlerine yanıt vermek için hazırlanmıştı. Gerçek bir anayasa sistematiğinden yoksundu. Ayrıca, “kişi hak ve özgürlükleri” ile “yargılanma” gibi temel anayasa konuları düzenlenmemişti.

1921 Anayasası 24 maddeden ibarettir ve olağanüstü yetkilere sahip olan Meclis’in Milli Mücadele’yi yönetmesi için maddeler içermektedir.

Kuvayı Milliyeciler, aslında “milliyetçi” idiler. Erzurum ve Sivas kongrelerinin belgeleri “İslam unsurları”, “İslam ekseriyeti”, “öz kardeşlik” gibi kavramları vurgulamıştır. Ancak yönetim ilkelerini gösteren Teşkilatı Esasiye’nin 3. maddesi etnik kökenleri, dili ve kültürü ne olursa olsun Misakı Milli sınırları içinde yaşayanları kucaklamış ve “Türkiye Devleti” deyimini kullanmıştır.

Teşkilatı Esasiye, “vilayet ve nahiye şûraları”nı öngörmektedir. Kanunun 10-21. maddeleri “idare”, “vilayet”, “kaza” ve “nahiye”ler başlıklarını taşımaktadır. Bunların içinde en önemli “nahiye” birincidir ve 5. maddede (md.16-21) düzenlenmiştir.

Nahiyenin “özerk” olduğu bir şûrası, bir idare heyeti ve bir müdürü olduğu (md.16-17); nahiye şûrasının, nahiye halkı tarafından seçileceği (md.18) belirtilmiştir.

Bu madde, o tarihte TBMM ile çok yakın ilişkiler içinde olunan Sovyet Rusya’dan esinlenerek Kanuni Esasi’ye alınmıştır. Prof. Dr. Bülent Tanör bunların yerel demokrasi kurumları olduğunu ancak bu özerkliğin idari alanla sınırlı olduğu, “halkın mukadderatı”nı ilgilendiren bir siyasal yönü olmadığını belirtmektedir. ( BülentTanör, s.257)

Ayrıca “nahiye şûraları” maddesinin hiçbir zaman uygulama alanı bulmadığını belirtmiştir. ( Bülent Tanör, s.261)

Teşkilatı Esasiye zaten yeni bir devlet kurulduğunu ilan etmiş ve bunun adını “Türkiye Devleti” koymuştu. Şimdi de ülkenin topraklarını Misakı Milli’ye özgü ulusallık anlayışına uygun olarak belirlemekte ve “Türkiye” olarak adlandırmaktadır.

16 Ocak gecesi, tarihe “İzmit Basın Toplantısı” olarak geçen toplantı yapıldı. Bu toplantıya Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Vakit Gazetesi Başyazarı Ahmet Emin Yalman, Tevhidi Efkâr Gazetesi Başyazarı Velid Ebüzziya ve gazeteciler Suphi Nuri İleri, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay, İsmail Müştak ve Kılıçzade Hakkı Bey katıldılar.

Ahmet Emin Bey (Yalman) şu soruyu sordu: Kürt sorununa değinmiştiniz. Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinirseniz çok iyi olur.

Atatürk’ün yanıtı şöyledir:

“Kürt sorunu; bizim, yani Türklerin yararına kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü biliyorsunuz, bizim ulusal sınırımız içinde var olan Kürt unsurlar öyle yerleşmiştir ki pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Ancak çoğunluklarını yitire yitire ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi yok etmek gerekir.

Varsayalım Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak gereklidir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir.

Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu (Anayasası) gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın1 halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir.

Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerektir... Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve geleceklerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu, ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”1

Atatürk, Kürt sorununu, çok açık olarak bu sözlerle yanıtlamış oluyordu.

Henüz cumhuriyet ilan edilmeden, Ocak 1923’te yapılan İzmit Basın Toplantısı’nda Atatürk Kürtlerin Türklerle binlerce yıl birbirleriyle kaynaştığını, Kürtlerin Anadolu’da hemen hiçbir yerde çoğunlukta olmadıklarını, “başlı başına bir Kürtçülük” düşünmek yerine, yerel yönetimlerde ilçe belediyeleri ve il genel meclisinde yetki sahibi olacaklarını belirtmiştir.

Atatürk, yerel yönetimlerde (belediye ve il genel meclisi) Kürtlerin yoğun olduğu yerlerde yönetimi ele alacaklarını; TBMM’nin hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden meydana geldiğini, böylece halkların geleceklerinin birleştirildiğini belirtmiştir. “Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz” demiştir. Kocatepeden selamlar İbrahim Ayan

(1) Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı, 2. Baskı, Cumhuriyet Kitapları, 2023, s.47.

İbrahim AYAN